18 Ağustos 2022 Perşembe

Bozcaada Gezi Rehberi

Kısıtlı bir zamanda, İstanbul'a öyle çok da uzak olmayan bir tatil düşünüyorsanız Bozcaada doğru adres! Ben Bozcaada'yı öyle sevdim ki, kendine has küçücük bir tatil kasabası oluşu, dinginliğindeki huzuru, rengarenk sokakları ve dillere destan günbatımıyla favorilerime çoktan eklendi bile.

Gitmeden bir gece önce kalacağımız oteli ayarladık, Arcadia Otel. Çarşı tarafında da minik minik bir sürü otel var ama otopark sıkıntısı olabileceğinden biraz merkezden uzak otel seçmeye çalıştık. Uzak dediysem de yürüyerek 10 dakikada merkeze ulaşılabilecek bir konum ve bence kaldığımız otelin yeri adada kalınabilecek en güzel otel konumu. 

Çanakkale - Geyikli'den feribota binmek gerekiyor. Feribot saat 17'ye kadar saat başı, 17'den sonra ise iki saatte bir kalkıyor. Karşıda da aynı şey saat 18 ve sonrası için geçerli. 

Adaya feribotla varırken sizi kocaman bir kale karşılıyor. Bozcaada Kalesi de gezilebilecek yerlerden ama kaleye dışından bakmak daha güzel olduğu için içine girmedik açıkçası. Bunun dışında Rum mahallesinde görülebilecek Meryem Ana Kilisesi ve Yerel Tarih Araştırma Müzesi var. Kilise kapalıydı içine giremedik ama Müze gerçekten görülmeye değer.

Feribottan direkt çarşıya iniyorsunuz. Ortada kocaman bir çınar ağacı var. Çınar ağacının bir tarafı Rum mahallesi, diğer tarafı ise Türk mahallesi. Rum tarafı daha canlı, sıra sıra meyhaneler yerini almış, eski Rum kültürünü, yemeklerini devam ettiriyorlar. Türk mahallesi tarafında ise daha çok konaklama yerleri mevcut. Ama her ki taraf da evleriyle sokaklarıyla bir harika. Kendine has kahveciler, yemekler, mezeleriyle ünlü meyhaneler, kurabiye ve tatlılarıyla ünlü pastane ve kafeler her yerde. Adanın en meşhuru sakızlı ve bademli kurabiye. Neredeyse her köşe başında görebileceğiniz Çiçek Pastanesi'nden veya yine epey köklü olan Veli Dede'den gönül rahatlığıyla alabilirsiniz.

Adada yapılacak belli başlı şeyler var, oraya gidip de yapmadan dönülmeyecek şeyler. En başta gelen günbatımını izlemek tabii ki. Adanın batı yakasında Polente Feneri konumlanmış ve hemen arkasında rüzgargülleri var. Buraya günbatımı izlemeye geliniyor. Hatta artık öyle bir ritüelleşmiş ki herkes şarabını pizzasını kamp sandalyesini alıp öyle geliyor. Tabii ki biz de öyle yaptık. Günbatımı izlenen yerde hiçbir tesis yok hatta tesisi bırakın ışıklandırma bile yok, zaten güneş battıktan sonra da herkes toparlanıp gidiyor, karanlıkta oturmak isteyip de kalan da yok değil illa ki. Hiçbir tesis olmadığından mecbur yiyecek içeceği gitmeden ayarlamak gerekiyor. Adanın meşhur bir tane pizzacısı var; Tayyare Pizza. Telefonla alacağınız saati söyleyerek sipariş verebiliyorsunuz. Biz 19.30'da alırız dedik ve sonrasında günbatımına doğru yol aldık. Günbatımına doğru çok trafik oluyor, park edecek yer bulmak zor gibi şeyler okumuştum ama öyle abartılacak bir trafik yoktu, biraz park sorunu var ama çok da mesele olmadı. Bizim kamp sandalyelerimiz ve masamız olduğu için hemen güzel bir yer bulup kurulduk. Ritüel dedim ya, şarap ve atıştırmalık tabağı satan yerler türemiş çarşı içinde her yerde. Hatta piknik sepeti ve piknik örtüsü de satıyorlar. 

Daha gitmeden ününü duyduğum Vahit'in Yeri'ni es geçmek olmaz tabi. Burası da adanın güney tarafında ve en ünlü plajının hemen yanında yer alıyor. Adada en fazla meze çeşidi burada sanırım ve en lezzetlisi de diyebiliriz belki de. Buraya öyle rağbet var ki yer bulmak çok zor, özellikle akşam yemeği için gidecekseniz kesinlikle önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Biz plajdan sonra bir uğrayıp mezelerin tadına bakmıştık. Gerçekten çok lezzetliydiler. Ayrıca 2020 yılında Bozcaada Caz Festivali’nde çalınmak üzere buraya ithafen yapılmış bir şarkı var, Elif Pıtırlı söylemiş, şarkı gerçekten adanın ruhunu şahane bir şekilde yansıtıyor, adaya gidenler zaten şarkıda geçenleri hatırlayıp adanın ruhunu tekrar yaşayacaktır. Şarkının adı Vahit.

Plaj demişken adanın en ünlü plajı Ayazma Plajı. En geniş ve tesisi, şezlongu ve şemsiyesi olan tek plaj çünkü. İki şezlong ve bir şemsiye 130 tl idi. Plajın arka tarafında büfeler ve restoranlar var. Burada da Koreli Restoran'ı tavsiye edebilirim.

Ayazma'dan başka birçok koy var, Suluçeşme, Habbele, Akvaryum, Ayana, Beylik ve bunların aralarında kalan isimsiz koylar... Bunların neredeyse hepsini görmeye gittik. Akvaryum koyu da çok meşhur ama ben biraz hayal kırıklığına uğradım çünkü çok küçük bir koy ve buna bağlı olarak çok kalabalıktı. Habbele koyu da oldukça taşlıydı. Ama Ayana ve Beylik de dahil olmak üzere arasında kalan bakir koylar çok güzeldi. Tuzburnu, Tekirbahçe, Poyraz Liman ise adanın doğu tarafında kalıyor ve denizi oldukça dalgalıydı. Adanın kuzeyindeki Çayır Plajı'nın da dalgalı olduğunu ve sörf yapıldığını duyduğum için oraya hiç gitmedik. 

Adada mezeleriyle meşhur bir diğer yer de Rum mahallesindeki Sandal Restaurant. Burayı da denedik ve eğer bu bölgedeki restoranlardan birinde oturmayı düşünüyorsanız Sandal'ı tavsiye ederim. 

Adada yetişen üzümler dolayısıyla adanın bir diğer meşhuru da şarapları. Meraklısına bir sürü şarap mekanları ve fabrikaları var. Ağustos'ta başlayıp Eylül'e kadar devam eden bağbozumuna da katılınabiliyor. Bunun için turlar düzenleniyor, sepeti alıp müzik ve eğlence eşliğinde kendiniz bağlardan üzüm toplayabiliyorsunuz. Bağbozumu bizim tam adadan ayrıldığımız günün ertesi günü başlıyordu maalesef bunu deneyimleyemedik.

Adanın şaraplarından, mezelerinden, kurabiyelerinden başka ünlü olan şeyler de reçelleri desek yalan olmaz. Özellikle domates reçeli ve süt reçelini çok övmüşlerdi, ikisini de tattım. Domates reçelinin tadı ayva reçeline, süt reçelinin de sütlü misbon şekerine benziyor. Bir diğer methedilen yiyecek ise patlıcan böreği, bunu da denedim ama anneminkisi daha lezzetli bana göre.

Adada gece hayatı neredeyse hiç yok. Saat 12 oldu mu her yer sessizliğe bürünüyor müzik sesleri kapanıyor. Sadece Ayazma tarafındaki merkeze uzak Manastır Restaurant'ta canlı müzik olduğunu ve eğlenceye devam edildiğini duydum ama oraya gitmeye de fırsatımız olmadı. Bunun haricinde Salhane yine adanın en meşhur mekanlarından birisi, zaman zaman burada da canlı müzik oluyormuş ama biz denk gelmedik. Hiçbir yerde yazmayan ama benim çok sevdiğim bir diğer mekan da Salhane yolu üzerindeki Kedi Tapas & Lounge oldu. Mekan çok küçük ama o kadar kalabalık ki ve içeride piyano çalınıp hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor. Çok güzel bir ambiyans vardı ve katılmadan edemedik.

Adadan ayrılacağımız son gün çok güzel bir yemek mekanı keşfettik: Adada Lokanta! Yemekleri enfesti tadına doyamadık, hele ki bir lazanyaları var kelimelerle anlatılmaz. Her zevke hitap edecek türden yemek vardı, lazanyadan mumbar dolmasına kadar düşünün. Lokantanın aşçısı Japonya'da yapılan bir yemek yarışmasında birinci olmuş. Burayı geldiğimiz ilk gün keşfetseydik keşke diye de üzülmedik değil.

Ufak tefek eklenebilecek şeyler dışında Bozcaada işte bu kadar! Biz 3 gece 4 gün kaldık ama gayet yetti. Bir gün daha kalsak başa saracaktık, yani 3 gece kalmak tam tadında diyebilirim. Ada oldukça rüzgarlı bunu söylemeden geçemem. Dolayısıyla denizi soğuk olur diye korktum hep ama öyle aman aman bir soğukluğu yoktu bence. Adada zincir mağazaların hiçbiri yok, tamamen yerli esnaf. Hatta hastane bile yok, toplum sağlığı merkezi var sadece, acil bir durumda ne yapılıyor bilemiyorum. Dönüş yolunda feribot için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Yoksa 2 km'lik feribot sırasına beklemek zorunda kalabilirsiniz.

Ben Bozcaada'yı çok sevdim. Sakin, huzurlu ve bir yere yetişmeye çalışmadan bir tatil yapmak istiyorsanız kesinlikle Bozcaada'ya gelin pişman olmazsınız. Buraya gelip de sevmeden ayrılan yoktur herhalde. Instagram'da hazırladığım reels'i izleyip fikir edinebilirsiniz. Takip ederseniz ve beğenirseniz de mutlu olurum :) 

25 Haziran 2021 Cuma

Yaşamın Ucuna Yolculuk


“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”


Tezer Özlü

28 Mart 2021 Pazar

İstanbul'u Geziyorum

İstanbul'da o kadar çok gezilecek görülecek yer, öğrenilecek şey var ki bir yerden başlamak lazım! İki sene önce yaz tatilinde üç günümüzü İstanbul'u gezmeye ayırmıştık. Birçok yerini gezdik gördük ama görmediğimiz daha çoook yeri vardı tabii ki... Gezmeye, yeni yerleri, yeni kültürleri keşfetmeye bayılırım. Gezip keşfetmeye önce yaşadığımız şehirden başlayalım dedik. Günlerce gezi planı yaptım, rota oluşturdum. İstanbul büyük şehir, bir yerden bir yere gitmek de hiç kolay değil. Plan yaparken gidiş geliş sürelerini, mesafeleri de hesaba katmak gerekiyor. Madem ben bu kadar uğraştım, gezi planı oluşturdum, belki birilerinin de işine yarar diye burada da paylaşmaya karar verdim. Bu yazıyı hazırlamak epey uzun sürdü. Umarım bu emeklerim boşa gitmez ve birilerinin işine yarar. :) 

Eğer şehir dışından günübirlik geliyorsanız, rotadaki yerlerin hepsini gezmeye fırsat bulamayacaksınız. Ama en azından fikir edinmiş olursunuz, belki kendi listenize ekleme çıkarma yaparsınız. Ben üç günlük bir gezi programı hazırladım. Listem öyle kabarık ki, hepsini dolaşmak için üç gün bile yetmedi. Listemdeki  her yere gidemedik maalesef. Hem zaman yetmedi hem de epey yorulduk. Ben yakın civarlarda başka zamanlarda gittiğim yerleri de ekleyeceğim. Bir de bu liste haricinde başlı başına bir gün ayırmak gereken rotalar var -tarihi yarımada gibi- onları da başka yazılarda paylaşmayı düşünüyorum. Unuttuğum ya da atladığım yerler illa ki olmuştur. Lütfen yorumlarda belirtmekten çekinmeyin :)

Birinci Gün

Beylerbeyi Sarayı

Önce çokça zamandır merak ettiğim Beylerbeyi Sarayı'ndan başladık. Beylerbeyi Sarayı, İstanbul'un Üsküdar ilçesinin Beylerbeyi semtinde bulunan ve Sultan Abdülaziz tarafından 1861-1865 yıllarında mimar Sarkis Balyan'a yaptırılan saraydır. Saray hem dıştan hem içten çok güzel ve etkileyiciydi. Denizin kenarında, kesinlikle görülmeye değer bir saray. Sarayı gezerken girişte ücretsiz olarak elektronik bir cihaz alarak sesli rehber hizmetinden faydalanabiliyorsunuz, bence imkan olan her müzede bu sesli rehberlerden yararlanmalısınız, çok faydası oluyor.

Kız Kulesi

Beylerbeyi'nden sonra yine Üsküdar'da bulunan Kız Kulesi'ne geçtik. Kız Kulesi'ni sahilden hep izliyorduk ama ilk kez kendisine gidecektik ve çok heyecanlıydım. Önce sahilde bulunan teknelerle Kız Kulesi'ne gittik. Daha sonra içine girip yukarı çıktık. İçi çok küçüktü. İçinde bir restoran da bulunuyor. Kız Kulesi ile ilgili birçok efsane mevcut. Kuleyi gezerken onları düşündüm, çok etkileyiciydi. Kuleden İstanbul'u seyretmek ise bir başka güzeldi.

Fethi Paşa Korusu

Hem bir orman havası alıp mavi ve yeşile doymak, hem de karınlarımızı doyurmak için Fethi Paşa Korusu'na geçtik. Koruda belediyenin sosyal tesisleri bulunuyor. Bu sosyal tesislerin restoranları hem kaliteli hem de uygun fiyatlı olduğu için sık sık tercih ediyoruz.

Nakkaştepe Millet Bahçesi

Burası belki bir dinlenme alanı ya da piknik yeri olarak algılanabilir ama görsel açıdan eşsiz bir şölen sunmasıyla bence harika bir yer. Sanırım burada gördüğüm manzara İstanbul'un hiçbir yerinde yok. Fotoğraflardan veya videolardan bu güzelliği anlayamazsınız, kesinlikle gidip görmeniz gerekiyor.

Kuzguncuk

Biz Kuzguncuk'a geçtiğimizde hava kararmış akşam olmuştu. Ama Kuzguncuk'a daha önce de gittiğim için önceki gezimden paylaşım yapacağım. Kuzguncuk etrafını koca çınarlar, yalılar ve harika ahşap evlerin süslediği, geleneksel Boğaz yaşamını hissedeceğiniz renkli bir boğaz semti. Zamanında birçok diziye de ev sahipliği yapmış. Ekmek Teknesi, Perihan abla gibi... Refika'nın Mutfağı da yine bu semtte yer alıyor. Sokaklarında gezmek, dolaşmak öyle güzel ki, insanın hiç gidesi gelmiyor. İcadiye caddesinde sıralanmış kafeleri ve restoranları da ayrı bir hava katıyor. Kuzguncuk Bostanı'nı da görmeden olmaz. Burası halkın nefes aldığı, sosyalleştiği, akşamları sinema izledikleri, özel günlerini kutladıkları bir yaşam alanı olmuş.

İkinci Gün

Payidar Galata'da Kahvaltı


İkinci gün karşıya geçtik ve evden erken çıktık, kahvaltıyı da dışarıda edelim dedik. Epey araştırma yaptıktan sonra Galata'da Payidar isimli bir mekanda kahvaltı etmeye karar verdik. Çok mu memnun kaldık? Pek sayılmaz. Özellikle tek kişilik kahvaltı alana tek bardak çay vermeleri bizden eksi puan almalarına sebep oldu. Ama doymadık da diyemem. 

Galata Kulesi

Galata Kulesi'ne gittiyseniz kapısındaki uzuuun sırayı da muhakkak görmüşsünüzdür. Bu kez çıkmaya kararlıydık. Benim ikinci olacaktı. Bir saatte bize sıra geldi sanırım. İnsan sırayı görünce gözü korkuyor ama ortalama bir saatte sıra geliyor, çok da endişelenmeyin. Önce belli bir yere kadar asansör ile çıkılıyor. Daha sonra 1-2 kat kadar da sarmal merdivenlerle yukarı çıkıyorsunuz. Asansörden inilen yerde bir restoran, en tepede de bir kafe bulunuyor. Galata'ya çıkıp enfes İstanbul manzarasını seyre dalmak çok güzel ama bence aşağıdan Galata'yı izlemek daha güzel.

Kamondo Merdivenleri

1850'li yıllarda yapılan merdiven, bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo Ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmış. Zaten mimari yapısından dolayı dikkatinizi çekmemesi imkansız. Yine fotoğrafı çekilecek mekanlardan biri diyebiliriz.

Salt Galata

Kamondo Merdivenleri'nden Bankalar Caddesi'ne indiğinizde Salt Galata karşınızda kalıyor. Sergi alanları, kafesi ve ücretsiz wi-fi bulunan kütüphanesiyle eski bir banka binasında yer alan sanat merkezini de ziyaret edebilirsiniz. Özellikle fotoğraf çekmeye doyamadığım binası kesinlikle hayran olunası.

Masumlar Apartmanı


Buralara kadar gelmişken Masumlar Apartmanı'nı da görmeden gitmez olmaz. Asmalı Mescit'te Jurnal sokakta yer alıyor kendisi. Bina birçok diziye ve filme ev sahipliği yapmış, Şahsiyet, Kurtuluş Son Durak gibi... Apartmanı merak edenler, seti ve oyuncuları görmek isteyenler uğrayabilirler.

İstanbul Modern

İstanbul Modern'e iki kez Karaköy'deki eski yerindeyken gitmiştim ve bayılmıştım. Daha sonra o bina tadilata girdi ve uzun bir süredir hala tadilatta. Bina tadilattayken İstanbul Modern geçici olarak Galata'da başka bir binaya taşındı. Bu arada İstanbul Modern, Türkiye'nin ilk modern sanat müzesi. 

Santa Maria Draperis Kilisesi

1584 yılında kurulan kilise, İstanbul'un en eski Roma Katolik cemaatlerinden birisiymiş. Geçen hafta İstiklal Caddesi'nde yürürken yeni fark ettim burayı. Fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedim tabii ki.

Pera Müzesi

Yine içinde bulunduğu binasıyla kendine hayran bırakan bir yapı daha. Müze katlarında, çok amaçlı sergi salonları, oditoryum, eğitim odası, Artshop ve Pera Cafe gibi birimler bulunuyor. Tek yerli oryantalist ressam olarak da isimlendirilen Osman Hamdi Bey’in eserleri ve ünlü Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu Pera Müzesi’nde sergileniyor.

Salt Beyoğlu

Salt Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde yer alıyor. Altı katlı binasında sergileri, etkinlikleri, sinema, kafe ve mağaza mekânları bulunan bir sanat merkezi.

Fransız Sokağı

Buraya Cezayir Sokağı da diyorlar. Galatasaray Lisesi'nin arkasında kalıyor. Açıkçası internette araştırırken çok methedilen bir yer olduğunu görmüştüm. Ama gidip görünce abartıldığını anladım. Belki de eskiden çok güzel bir yerdi, ama artık öyle olmadığı kesin, yani ben pek sevemedim. Çünkü bana nargile sokaktan farksız geldi açıkçası. Güzel olan tek yanı rengarenk olmasıydı sanırım.

Sent Antuan Kilisesi


İstiklal'e gelip de buraya uğramayan yoktur herhalde. St. Antuan Katolik Kilisesi İstanbul'un en büyük ve cemaati en geniş Katolik Kilisesi'ymiş. 

Yapı Kredi Kültür Sanat

Yayıneviyle, kitabeviyle, araştırma kütüphanesiyle, sergi salonlarıyla, etkinliklerle, atölye çalışmalarıyla bezenmiş bir sanat merkezi. Kitabevinin sol tarafından müze tarafına çıkabiliyorsunuz. 

Akbank Sanat

Çeşitli kültürel organizasyonaları ev sahipliği yapmak amacıyla kurulmuş bir sanat merkezi. Akbank Sanat sergilerden modern dans gösterilerine, konserlerden panellere, çocuk atölyelerinden film gösterimlerine uzanan geniş bir yelpazede birçok farklı etkinliğe ev sahipliği yapıyor.

Aya Triada Kilisesi

Burayı tesadüfen keşfetmiştik. Beyoğlu'nda görülmesi gereken en önemli tarihi yapılar arasında bulunuyor. Gittiğimizde kapı açıktı ve içeri girdik. Meğer içeride ayin varmış. İlk kez bir ayine şahit oldum. Kilisenin mimari yapısına da hayran kalmıştım. 

Üçüncü Gün

Beşiktaş Kahvaltıcılar Sokağı

Bu kez de Beşiktaş'taki kahvaltıcılar sokağında kahvaltı ederek güne başladık. Sokakta baştan sona kahvaltıcılar sıralanmış. En iyisi hangisidir diye epey araştırmıştım ama aslında hepsi birbirine çok yakın. Zaten gittiğinizde o kadar kalabalık olduğunu görünce neresi boşsa oraya oturuyorsunuz.

Dolmabahçe Sarayı

Dolmabahçe Sarayı, başlı başına bir gün ayrılması ve apayrı bir gezi yazısı hazırlanması gereken yerlerden biri. O yüzden çok detaya girmeyeceğim. Beylerbeyi Sarayı, Dolmabahçe Sarayı'nın yanında biraz sönük kaldı diyebilirim. O kadar büyük ve o kadar etkileyiciydi ki... Girişte yine sesli rehber edinirseniz sarayı dolaşmak epey kolaylaşıyor.

Maçka Teleferik

Biraz soluklanmak için Maçka Parkı'na gittiğimizde teleferik levhasını görünce deneyimlemeye karar verdik. Çok kısa bir mesafe üzerine kurulmuş ama ulaşımı epey kolaylaştırıyor. Tabi biz ulaşım için değil zevkine bindik orası ayrı :) Teleferik kabini her tarafı kapalı bir kabindi ve yaz mevsimi olduğu için içeride kalmak ve kokudan bayılmamak bir hayli zordu. Yine de güzel bir deneyimdi, en son Uludağ'da teleferiğe binmiştim.

Akaretler

Akaretler, bir diğer deyişle “Sıra evler” 1870’lerde Dolmabahçe Sarayını da inşa eden ünlü mimar Sarkis Balyan tarafından, Dolmabahçe Sarayının yapımında çalışan işçiler için yapılmış evlerden oluşuyor. Evler daha sonra sarayın muhafızları ve ağaları tarafından ikamet edilen yerler olmuş. Şimdiyse burada oteller, kafeler, restoranlar bulunmakta. Mimarisi ve akşam ışıklandırması görülmeye değer yerlerden biri. Mendel's Chocolatier ve Mathilda Profiterol'ü denemenizi öneririm.

Bizim üç günlük gezimiz burada sona eriyor. Ama İstanbul gez gez bitmez. Daha önceden gidip gezdiğim birçok yer de var, hala daha gidip göremediğim yerler de... Zaman zaman hem güncel hem de eski gezilerimi bu başlık altında paylaşacağım. Görüşmek üzere! 🙋🏻‍♀️

15 Mart 2021 Pazartesi

Postcrossing Nedir ve Nasıl Kullanılır? Kartpostal Nasıl Hazırlanır ve gönderilir?


Postcrossing.com kartpostal alıp göndermek amacıyla kurulmuş bir site. Siteye kendi adresimizi açık bir şekilde yazarak kayıt oluyoruz. Kayıt olduktan sonra site bize 5 adet kartpostal gönderme hakkı veriyor. Bir tane "send a postcard" butonu var ve bu butona tıklayınca siteye üye olan, dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan rastgele bir kullanıcının adresi bize veriliyor. Fakat bu kullanıcının adresinin bize çıktığından o kullanıcının kesinlikle haberi olmuyor. İlk seferde verilen bu 5 kartpostal hakkını aynı anda kullanabiliriz. Böylece 5 farklı adrese kartpostal gönderebiliyoruz. Bu arada üye olurken yurtiçinden kartpostal alınsın mı ve aynı anda aynı ülkeye kartpostal gönderilsin mi gibi seçenekler var. Ben bu iki seçeneği de aktifleştirmedim. Çünkü sadece yurtdışından kartpostal alıp/göndermek istiyorum. Gönderdiğim kartpostalların da hepsinin ayrı ülkelere gitmesini istiyorum.


Bize çıkan rastgele adreslerin yanında aynı zamanda bir kod da veriliyor. Buna postcard ID deniyor. Bu kod çok önemli. Bu kodu kartpostalda silinmeyecek, açık, okunabilir bir şekilde yazıyoruz ki kartımız karşı tarafa ulaşınca kart attığımız kişi bu kodu alıp sitede ilgili bölüme girebilsin. Eğer bu kodu karşı taraf siteye girmezse, site bizim kartı göndermediğimizi varsayacaktır. Adres ve postcard ID aynı zamanda mail adresimize de gönderiliyor. Adres çıkınca kartı göndereceğimiz kişinin profilini de görebiliyoruz. Profilinde genellikle herkes kendisi hakkında bilgi veriyor. O bilgilerden yararlanarak (neleri sevip sevmediği gibi) ona göre bir kart gönderebiliriz. Ya da bazıları zarf içinde kartpostal istiyor (evet kartpostallar normalde zarfsız gönderiliyor, en başta bana tuhaf gelmişti çünkü zarfsızken yolda yıpranır diye düşünüyordum hep ama sonradan zarfsız olmasını sevmeye başladım, kartlardaki yıpranmışlık o yaşanmışlığı ve zorlu yollardan geçip geldiğini anlatıyor sanki), pullu ve yazılı ya da yazılı olmayan kartpostal isteyenler de oluyor.


Öncelikle işe kartpostal satın alarak başlıyoruz. Ben kartpostallarımı genelde kırtasiyelerden, hediyelik eşya dükkanlarından ya da müze gibi yerlerden aldım. Ama en sevdiğim kartpostallarımı herhalde Kadıköy'deki Shoko'dan almışımdır, hem kaliteli hem de çok uygun fiyatlılardı.

Ben kartpostal yazmaya başlamadan önce pulları yapıştırıyorum ki yazılar ve süslemeler daha sonradan pul ile kapanmasın. Pulları filateli.com'dan alabilir ya da postaneye gittiğinizde görevliden istiyebilirsiniz. Yurtdışına kartpostal göndermenin ücreti en son 4 tl idi, ücrette değişiklik olabilir. Kartpostal gönderirken sadece pula ücret ödeyip, üstüne yapıştırıp postane görevlisine teslim ediyoruz ve işlem tamamlanıyor. Önceden aldığınız pulları evde yapıştırıp da gittiğinizde ise ayrıca bir ücret ödemeden postaneye gidip görevliye teslim edebilirsiniz.

Kartpostal yazarken genelde kendimle ilgili genel şeylerden; adım, nerede yaşadığım, yaşım, işim ve birkaç hobimden kısaca bahsediyorum. Belki de bazen bir şarkı tavsiyesi ekliyorum. Çeşitli bantlar ve stickerlarla süsleyerek kartpostalımı hazır hale getiriyorum. En son yapılacak şey ise PTT'ye gidip kartı göndermek oluyor.


Artık bundan sonra yapılacak tek şey beklemek. Kartlarımız gönderdiğimiz kişiye ulaştığında bize, alan kişinin teşekkür mesajıyla birlikte mail geliyor. Kartı gönderdiğimiz kişi yukarıda da bahsettiğim postcard ID denen kod numarasını sisteme giriyor ve bizim profilimizi görüyor. Eğer bu numarayı yazmazsak kartımız ulaşır ama bizden geldiği bilinmez. Sisteme kaydedilmez ve sitenin bundan haberi olmaz. Bizim adresimizi de başka kullanıcılara çıkarmaz. Dolayısıyla kartı bizim gönderdiğimiz gözükmeyince karşılığında kart alamayız. Her bir gönderdiğimiz kart alıcısına ulaştığında bizim adresimiz de başka bir kullanıcıya daha çıkıyor. Ama kart posta kutumuza gelene kadar bizim bundan asla haberimiz olmuyor. Aslında dev bir sürpriz sitesi diyebiliriz buraya belki de :) Sistemden gönderdiğiniz her 1 kart karşılığında 1 kart alıyorsunuz. Belirli limitleri aştıktan sonra gönderebileceğiniz kart sayısı da yükseliyor.

Gönderdiğimiz kartlardan yerine ulaşmayanlar da elbette ki oluyor. Site bu gibi ulaşmama, kaybolma ya da kodu doğru girememe gibi durumlar için limit olarak 60 gün süre koymuş. 60 gün içinde ulaşmazsa site o kartı süresi dolmuş olarak gösteriyor. Bir kart süresi dolduğunda yeni bir kart göndermek için tekrar adres alma hakkımız oluyor. Kartın ulaşma süresi uzun olabilir, gönderdiğimiz kart 60 günden daha uzun sürede ulaşabilir ama kart süresi dolsa bile alan üye sisteme kartı kaydedebilir. Yani kartın süresinin dolması bizim ve karşıdaki üyenin daha fazla beklemesini önlemek için alınmış bir önlem aslında. Hem biz tekrar kart alabiliyoruz hem de alacak olan üyenin adresi o kart yerine bir kart alabilmesi için başka bir üyeye veriliyor. Gönderdiğimiz kart kaybolabilir ya da kartı gönderdiğimiz üye postcrossing’i bırakabilir. Eğer kartın süresi dolar ve 365 gün içinde sisteme kaydedilmezse siteden silinir. 365 günden sonra kartımız siteye kaydedilemez.


Bize bir kartpostal geldiğinde ve üzerinde postcard ID görmüşsek eğer yapmamız gereken, hemen siteye girip "register a postcard" butonuna tıklamak. Bize gelen kartta yazan ID kodunu ekranda çıkan bölüme girerek kartı siteye kaydedeceğiz. Aynı zamanda kartı gönderen kişiye de bir teşekkür mesajı yazmalıyız. İşte bu kadar!


Postcrossing'ten gelen sürpriz kartpostallar beni her zaman çok heyecanlandırıyor. Yıllardır severek yaptığım ve uzun yıllar boyunca da devam etmeyi düşündüğüm bir uğraş. Elimde dünyanın dört bir yanından gelen birçok kartpostaldan bir koleksiyon oluştu, hedefim bu koleksiyonu daha da genişletmek. :)

Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım, umarım faydasını görürsünüz. Yine de aklınıza takılan bir şey olursa lütfen yorum bırakmaktan çekinmeyin, seve seve cevaplarım. :)

Happy Postcrossing! :)

1 Mart 2021 Pazartesi

Marteniçkalarınızı Taktınız Mı? Marteniçka Nedir ve Nasıl Yapılır?


Bugün 1 Mart! Marteniçkalarınızı taktınız mı? Ben önce bilekliğimi hazırladım, dileğimi diledim, sonra da bileğime taktım. Peki nedir bu marteniçka?

Yüzyıllardır süren Bulgar geleneğinde 1 Mart'ta kırmızı ve beyaz iplerden yapılan süslemeler, figürler ve bileklikler ile bahar karşılanıyor. Marteniçka, mart ayı boyunca bileklere takılan bilekliklere ve çeşitli süslemelere verilen isimdir.

1 Mart'ta kırmızı ve beyaz iplerle hazırlanmış bu bileklikler ve süsler iyilik, sağlık, bereket dilekleriyle bileklere bağlanıyor ve Mart ayı boyunca bileklerde kalıyor. Mart ayında senenin ilk leyleği görüldüğü zaman bileklerden çıkarılıp meyve veren bir ağaca bağlanıyor. Mart ayında leylek görülürse marteniçka takılırken dilenen dileklerin gerçekleşeceğine inanılıyor. Marteniçkalarda kullanılan beyaz renk uzun ömrü, kırmızı renk ise sağlık ve gücü temsil ediyor. Marteniçkalar el yapımıdır, asla satın alınamaz, yalnızca hediye edilebilir, bir dilekle bileğe bağlanır.


Bileklik yapımına gelecek olursak eğer, bileğinizin kalınlığına göre, orta kalınlıktaki kırmızı ve beyaz ipten uygun uzunlukta kesin. Ben kırmızı ve beyaz yün ipi kullandım. Daha sonra sonra kırmızı ve beyaz ipin uçlarını birbirine bağlayın. Düğüm noktası ortada kalacak şekilde bir elinize kırmızı ipin ucunu diğer elinize de beyaz ipin ucunu alın. Kırmızı ipin ucunu masaya bantlayın ki sabit kalsın. Beyaz ipin ucunu saat yönünde çevirmeye başlayın. Bu işlemi yaparken ip gergin olmalı. İpi yeterince çevirdikten sonra ipin ucunu bırakın. Kırmızı ve beyaz ipin birbirine dolandığını göreceksiniz. Son aşama olarak bu uca da bir düğü atın ve bilekliğiniz hazır! Ucuna nazar boncuğu, inciler, renk renk boncuklar, süsler, figürler ya da benim gibi mavi bir boncuk takın. Hiçbir şey takmayıp bileğimize bir düğüm atarak da takabilirsiniz.

Bulgar geleneğinde baharın gelişi münasebetiyle geleneksel Baba Marta (Marta Nine) günleri başlar. Bu bayram Bulgarcada “Çestita Baba Marta!” şeklinde kutlanır. Çok eskilere dayanan Baba Marta, Bulgaristan'a has bir gelenektir. Eski bir Bulgar geleneği olarak bilinse de Marteniçka, tüm Balkan coğrafyasında bilinen hatta Türkiye'de de Balkan göçmenleri sebebiyle her sene kutlanan bir bahar ritüelidir.

Benim dede tarafım da Bulgar göçmeni olduğundan, marteniçka yapıp takmayı ve sevdiklerime hediye etmeyi çok seviyorum. Sizlerden de bu geleneği takip eden var mı? Varsa şimdiden bilekliklerinizi merak ettim. Yorumlarda görüşelim! 🌸

21 Şubat 2021 Pazar

Mektup Arkadaşlığı| Mektup Arkadaşı Nasıl Bulunur? Mektup Nasıl Hazırlanır ve Gönderilir?


Mektup arkadaşlığı edindiğim en güzel hobilerden. Mektup arkadaşlığı sayesinde dünyanın dört bir yanından arkadaşım oldu. Dünyanın öbür ucundaki hiç tanımadığın birinin senin için bir şeyler hazırlayıp göndermesi en güzel hislerden biri kesinlikle. Mektuplar gelmeden önce sana ulaşmasını beklemek ise sanırım en tatlı heyecan. Sonrasında çeşitli ve bir o kadar da tatlı kırtasiye ürünleri ile haşır neşir olarak mektup hazırlama süreci var ki bu da işin en eğlenceli kısmı işte! Ve daha neler neler... Önce nasıl mektup arkadaşı buluyoruz, ondan bahsedelim.


Neredeyse bütün mektup arkadaşlarımı instagram'dan buldum. Sırf bu işte kullanmak için instagram'da kendime yeni bir profil açtım. Mektup arkadaşlığı ile ilgili çeşitli etiketler (hashtag) var; #penpal #penpals #penpalwanted #penpalswanted #snailmail #happymail gibi... (Mektup arkadaşlığına "penpal" deniyor. Bir nevi kalem arkadaşı demek gibi bir şey. "snailmail" ise e-mail'e göre çok daha yavaş olduğu için normal postaya verilen isim. Çünkü snail, salyangoz anlamına geliyor.) Bu etiketler sayesinde mektup arkadaşlığı ile ilgilenen kişilerin profillerine ulaşıp onlar hakkında biraz bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Genelde herkes profilinde kendilerinin gönderdiği ya da başkasından gelen mektupları paylaşıyorlar ve bu sayede o kişinin ne tür ve nasıl mektuplar hazırladığı hakkında fikir sahibi olabiliyorsunuz. Eğer hoşunuza gittiyse o kişiye bir mesaj atıyorsunuz. Kendinizi kısaca tanıtarak mektup arkadaşı olmak istediğinizi belirtiyorsunuz. Eğer o kişi de onaylarsa mektup arkadaşı oluyorsunuz. Kimin önce yazacağına aranızda karar veriyorsunuz. Genelde önce bir kişi yazar, mektup karşı tarafa ulaşır ve bu sefer yazma sırası karşı tarafa geçer ama aynı anda yazıp gönderenler de yok değil. Tabii aynı şekilde size de istek mesajları gelebilir. bunun için DM kutunuzu sık sık kontrol etmelisiniz. Bazen mesajlar istek kutusuna düşebiliyor, arada sırada orayı kontrol etmenizde de fayda var.


Mektup arkadaşımızı bulduk, sıra geldi mektup hazırlamaya... İşte burada hayal gücünüzün sınırlarını olduğunca zorlayabilir, yaratıcılığınızı ön plana çıkarabilirsiniz. Klasik bir zarftan ziyade, daha renkli, resimli, stickerlı, hatta eski kitap sayfalarını kullanarak size özel bir tasarım oluşturabilirsiniz. Hatta küçük bir dip not vereyim; bu dünyada klasik düz ve boş bir zarf göndermek hoş karşılanmıyor. Zarf süslemedeki en iyi yardımcım her zaman renkli ve desenli kağıt bantlar olmuştur. Bu bantlara washi tape deniyor. Zarfın içine süslü püslü mektup kağıdının yanında birçok şey koyuluyor. Bitki çayları, kahveler, stickerlar, kitap ayraçları, not kağıtları, washi tape bantlar ve mailtag gibi... (mailtag, mektup yazdığınız kişi ile ilgili merak ettiklerinizi yazdığını bir soru kağıdı, karşıdaki kişi bu soruları cevaplayıp size geri gönderiyor) Bana Endonezya'dan bir arkadaşım magnet bile yollamıştı. Renkli kalemler, boyalar da en büyük yardımcınız olacaktır. Bütün bu malzemeleri büyük kırtasiyelerden bulabilirsiniz. Özellikle ben bantlarımı miniso'dan çok severek almıştım. Buna benzer mumuso, yoyoso mağazalarına da göz atabilirsiniz, çok güzel şeyler var.


Mektubumuzu yazdık, içine hediyelerimizi koyduk, zarfımızı süsledik, sıra geldi göndermeye hazır hale getirmeye. Zarfın ağzını ister yapıştırıcı ile ister bant ile kapatın. Ben garanti olsun diye ikisini de yapıyorum. Daha sonra gönderen ve alıcı adreslerini de yazdıktan sonra sıra pul yapıştırmakta. Pulları isterseniz filateli.gov.tr adresinden sipariş verebilirsiniz, isterseniz da postaneye gittiğinizde görevliden alabilirsiniz. Mektup gönderirken sadece pullara ödeme yapıyoruz. Ne kadarlık pul yapıştıracağımızı da mektubumuzun ağırlığı belirliyor. Eğer 20 gramlık bir mektupsa standart ödemeyi yapıyorsunuz ama eğer mektubunuz 20 gram'ı aşıyorsa ödeyeceğiniz miktar da değişiyor. Bu şekilde gönderdiğiniz mektuplar kayıtsız olarak gönderiliyor, yani takibini yapamazsınız. Ulaşıp ulaşmadığını ancak mektubu gönderdiğiniz kişiden öğrenebilirsiniz. Ama eğer mektubun takibini yapmak istiyorsanız kayıtlı olarak gönderebilirsiniz ki bunun ücreti de farklılık gösteriyor.

Bu aşamadan sonra artık bizim yapacağımız bir iş kalmıyor, gerisi postacıların görevi. Yurtdışından mektup almak çok uzun zaman alabiliyor maalesef, benim gelmesi iki ayı bulan mektuplarım olmuştu. Yurtdışına giden mektuplarım nedense hep daha hızlı gitti. Yurtiçinden gelen ve mektuplar da çok uzun zaman alıyor maalesef. Ve kaybolan bir sürü mektubum da oldu ne yazık ki...

Umarım merak edilen her şeyi anlatabilmişimdir. Ben mektup arkadaşlığı sayesinde birçok yeni arkadaşla tanıştım, güzel dostluklar edindim ve harika mektuplar aldım. Bence bu duyguyu herkes hayatında bir kez de olsa tatmalı. Dilerim ki sizler de çok güzel arkadaşlıklar edinir ve harika mektuplar alırsınız.

Sevgiler!

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Arabayla Ege Turu


Herkese merhaba!

Arabayla Ege turu yapmak isteyenlere fikir olması amacıyla yaptığımız geziyi tüm detaylarıyla burada paylaşacağım. Öncelikle liste halinde yazıyorum, detaylıca anlatımı aşağıda bulabilirsiniz.

  • Şirince
  • Azmak Nehri, Akyaka
  • Meşhur Akçapınar Tostçusu Aşıklar Yolu
  • Marmaris
  • Marmaris Kalesi ve Arkeoloji Müzesi Eski Marmaris Evleri
  • Marmaris Kapalı Çarşısı Kızkumu Plajı
  • İçmeler Sahili Turunç Sahili Amos Sahili Amos Antik Kenti Dalyan
  • Kaunos Kaya Mezarları Nar Danesi
  • İztuzu Plajı Fethiye
  • Aşıklar Tepesi Paspatur Çarşı
  • Amyntas Kaya Mezarları Telmessos Antik Kenti Ölüdeniz
  • Ölüdeniz Tabiat Parkı Kumburnu
  • Belcekız Plajı
  • Babadağ (seyir ve yamaç paraşütü) Hisarönü
  • Kayaköy
  • Saklıkent Kanyon
  • Tlos Antik Kenti
  • Kelebekler Vadisi Likya Yolu
  • Kibyra Antik Kenti Salda Gölü


Birinci Gün

 

Yola İstanbul'dan kendi arabamızla çıktık. Yola çıkmadan uzun zaman önce gezilip görülecek yerleri araştırmaya pek fırsatım olmadı. O yüzden biraz şansa bırakmış olduk, böylesi belki de daha heyecanlı oldu. İlk durak Şirince'ydi. Bu istikamette ilerlerken Efes levhaları karşımıza çıkıyor. Zamanımız olmadığından Efes turunu başka bir zamana bıraktık. Şirince'ye vardığımızda köyün girişinde bulunan bir otoparka arabamızı park ettik ve kendimizi Şirince'nin şirin mi şirin sokaklarına attık. Çeşit çeşit sergilerin sizi karşıladığı bu sokaklarda incik boncuk, takı, çanta, kıyafet, hediyelik eşya alışverişi yapabilirsiniz. Biz öyle yaptık. :)



Şirince'yi son yıllarda turistik açıdan da ön plana çıkaran meşhur şarapları... Özellikle meyveli şarapları meşhur. Bir sürü şarap mahzeni var ve tadım yapabiliyorsunuz.



Bütün bunların haricinde St. John Baptist Kilisesi, Dimitrios Kilisesi ve Taş Mektep Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Meşhur Kumda Kahve'yi tadabilirsiniz. Ayrıca bizim ziyaret edemediğimiz Nesin Matematik Köyü ve Tiyatro Medresesi'ne de uğrayabilirsiniz. Acıktıysanız da karnınızı doyurabileceğiniz birçok güzel restoran bulunmakta.



Şirince'den tekrar yola çıkıp Marmaris'e varıyoruz. Sadece gezilip görülecek yerleri değil, konaklayacağımız yeri bile önceden ayarlamadığımız için önce Marmaris Sahili'ni ve Marmaris Çarşısı'nı şöyle bir turlayıp hemen otel aramaya başlıyoruz. Biz daha çok zamanımızı gezip görme ile geçireceğimizden otel işini sadece gece gelip yatmalık olarak Marmaris merkezde küçük bir yer ayarladık.

 

İkinci Gün


Ertesi sabah ilk işimiz çok merak ettiğim Akyaka'daki Azmak Nehri'ne gitmek oldu. Nehirde turlayan teknelere binip nehrin güzelliğini doyasıya yaşayabilirsiniz. Biz de hemen 30 dakikalık tekne turuna katıldık. Ücreti kişi başı 12,5 TL idi. Kesinlikle bu deneyimi tatmanızı tavsiye ederim. Tekne akvaryum denen bir bölgeye geldiğinde suyun berraklığı sayesinde nehir içindeki çeşitli bitkileri ve balıkları görebilme imkanına erişiyorsunuz.



Tekne turumuz sona erince kısa bir Akyaka turu yaparak karnımız da acıktığı için Meşhur Akçapınar Tostçusu'na gittik. Tostunun ve özellikle ayranının enfes olduğu duyumunu aldığımız için buraya giderken tereddüt etmedik. Fakat ayranı gerçekten güzel olsa da tostunu biraz abarttıklarını söyleyebilirim. Akçapınar Tostçusu'na Aşıklar Yolu denen ağaçlı bir yoldan geçerek geliyorsunuz. Fotoğraf çekilmek isteyenler için güzel bir fırsat.



Bu civarlarda bulunan ve herkesin tavsiye ettiği eski adıyla Kleopatra Adası yeni adıyla Sedir Adası'nı görmeye gidebilirsiniz. Aynı zamanda Kedrai Antik Kenti'ni gezebilirsiniz. Bizim acemiliğimize geldi ve burayı atlamak zorunda kaldık malesef.

Günümüzün geri kalanını denize girmeye ayırıyoruz. Marmaris'te en güzel denize girilecek yer olan İçmeler Sahili'ne yola çıkıyoruz. Burada sahilde beach club'lar sıralanmış şekilde. İki kişi 20 TL vererek şezlong kiralıyorsunuz, yiyecek içecek isterseniz garsonlar ilgileniyor. Ayrıca soyunma odası, duş ve tuvaletleri de mevcut. İçmeler denizini biz beğendik, sahil kum ve deniz dalgalı değildi.

Burada iki saat kadar zaman geçirdikten sonra otelimize gidip üstümüzü değiştirerek Marmaris Marina'ya geçiyoruz. Balık yemek istediğimiz için balık restoranlarından birine Marina Sandal Restaurant'a oturduk. Biz çipura/çupra yedik ve gayet memnun kaldık hatta diğer akşamlar da gitmeyi düşündük fakat fırsatımız olmadı. Ayrıca müzik ve eğlence arayanlar için fasıl da vardı. Buradan kalkınca tabi ki Marmaris geceleri bizi bekliyordu. :) Marmaris'in harika bir gece hayatı var. Özellikle Marmaris Barlar Sokağı müthiş bir enerjiye sahipti. Büyük büyük eğlence yerleri vardı ünlü DJ ve sanatçıların çıktığı, yüksek müzik seslerinin birbirine karıştığı... Dikkatimizi çeken diğer şey de oldukça çok Rus turist olmasıydı. Barlar Sokağı'nın bir ön sokağı sahil oluyor. Sahilde de bir sürü kafeler ve hediyelik eşya, takı, vs. satan yerler mevcut.


Üçüncü Gün

Ertesi gün Marmaris'in tam merkezinde ve sahilde bulunan Marmaris Kalesi ve Marmaris Arkeoloji Müzesi'ni geziyoruz. Buraya eğer Müzekart'ınız varsa onunla girebiliyorsunuz. (Müzekart sayesinde en başta kartı çıkarırken 50TL verip sonra bir yıl boyunca geçerli yerlerde sınırsız müze ve ören yeri gezebiliyorsunuz, olmayanlara kesinlikle tavsiye ederim.) Yalnız burada uyarmak isterim ki biz tam öğle vakitlerinde gezmeye kalktığımızdan az kalsın baygınlık geçirecektik, önerim ya sabahtan ya da güneş tepede olmadığı bir vakit buraları dolaşmanız. Ama gezgin ruhum buraları bitirince bir de hemen yanı başında olan Eski Marmaris Evleri'ni görmek için can atıyor. Ve başlıyoruz yokuş tırmanmaya. O kadar çok beğendim ve hayran kaldım ki anlatamam. Daracık sokakları kesinlikle görülmeye değer. Birçok sokak merdivenlerden oluşuyor zaten ve eni bir evin koridoru genişliğinde sadece. Hele ki neredeyse her evin bir tarafından sarkan begonviller var ki aşık olunası. Anladığımız kadarıyla bu evlerde hala yaşayanlar da var. Sıcaktan ve yokuş tırmanmaktan canımız çıkmamış olmasaydı en tepeye kadar gitmek isterdim fakat dayanamadık. Marmaris'in merkezinde bulunan oldukça büyük Marmaris Kapalı Çarşı'sını da gezebilirsiniz.



Arabaya atlayıp yine çok merak ettiğim meşhur Kızkumu Plajı'na gidiyoruz bu sefer. Burayı meşhur yapan deniz üzerinde yürüyormuş hissi veren 600 m batık bir patika gibi uzanan plajı olması. Buraya girerek denizin ortasında yürümenin keyfini çıkarabilirsiniz. Tabii ki oluşumuna dair bir efsanesi de yok değil. Efsaneye göre, eski zamanlarda bir kralın kızı, fakir balıkçıya aşık olur. Ancak kral, kızını balıkçıya vermez. Kralın kızı, balıkçı sevgilisiyle gizli gizli buluşur. Birileri, kızının balıkçıyla buluştuğunu krala anlatır. Bunları duyan kral çok öfkelenir. Bir gece kızını kumsalda yakalayan kral, askerlerine de ışıkla balıkçıya işaret vermelerini emretmiş. Delikanlı ışığı görünce atlamış kayığına, kumsala doğru kürek çekmeye başlamış. Derken kız, askerlerin elinden kurtulmuş ve sevgilisini kurtarmak için koşmaya başlamış. Ama sevgilisinin kayığına varması imkansızmış. Atmış kendini sulara ve o anda bir mucize gerçekleşmiş: Kızın adım attığı her yer kuma dönüşürken, peşinden koşan askerler, denize gömülmüş. Kız kayığa kadar koşmuş ancak iki sevgili tam kavuşacakken bir okçu, delikanlıyı hedefleyip sallamış okunu. Ok gelip delikanlıya sarılan kızı bulmuş. Kızın bastığı yerde ortaya çıkan kumlar, kan suya karışınca kırmızıya boyanmış. Delikanlı ise almış yaralı sevgilisini gitmiş. Bir daha da onları ne gören olmuş ne de duyan…


Kızkumu'ndan ayrılıp Amos Antik Kenti'ne varıyoruz. Antik kent oldukça yüksek bir yerde, dağın tepesinde kalıyor. Arabadan indikten sonra merdivenlerle epey bir tırmanıyoruz ve panoramik bir manzara bizi karşılıyor. Amos Sahili de buradan görülebiliyor. Buradan da dağları aşarak Turunç Sahili'ne ulaşıyoruz. Turunç'u beğendik fakat ne Amos ne de Turunç'ta denize girmeye zamanımız kalmadı. Ayrıca arabayla dolaşmanın pek uygun bir yol olmadığı kanısına vardık çünkü epey bir dağ aşmanız gerekiyor. Özellikle uçurumlar ve virajlardan ürkmedim desem yalan olur. Aslında Marmaris'te en güzel yapılabilecek şey tekne turu. Tekne turu ile birçok koya ve sahile deniz yoluyla daha kolay ulaşım sağlayabilirsiniz. Ama bir gününüzü alıyor. Biz hep şurayı da görelim buraya da gidelim dediğimizden bir türlü tekne turuna çıkamadık. Bir daha gidersek yapacağımız ilk şeylerden biri tekne turu.

Tekrar otele gelip duş alıp yemek yemeye çıkıyoruz ve Marmaris Çarşısı'ndaki sokak aralarında Etiler Restaurant diye bir yer keşfediyoruz. Porsiyonlar oldukça büyüktü ve fiyatlar porsiyonlara göre gayet uygundu. Yemekler de lezzetliydi, tavsiye ederim. Buradan kalkınca yine hareketli olan sahil/marina tarafında dolaşmaya gidiyoruz. Ben Marmaris gecelerini sevdim. Oldukça hareketli ve eğlenceli. Her kesime hitap edecek mekanlar var. Daha ne olsun.

Dördüncü Gün

Marmaris'te zamanımız dolunca biniyoruz arabaya ve tekrar yola çıkıyoruz. Rota Fethiye, Ölüdeniz! Ama giderken yol üzerinde güzellikleri görmeyi de ihmal etmiyoruz. Önce Dalyan'dan geçiyoruz ve karnımızı doyurmak için güzelliğini duyduğumuz yol üzerindeki Nar Danesi'ne uğruyoruz. Varmadan önce küçük nar maketleri sizleri karşılıyor. Her yer nar konsepti ile dekore edilmiş. Çok hoş bir bahçesi var, üzerinde ördekler yüzen küçük bir göleti bile var. Burasının mısır böreği meşhur. Ve tabii ki de nar suyu! Biz kıymalı gözleme, mısır böreği, ayran ve nar suyu söyledik. Nar suyu gerçekten güzel ama diğerleri ortalama diyebilirim.


Dalyan'dan çıkıp meşhur İztuzu Plajı'na geçiyoruz. Ve buraya tam anlamıyla bayıldık! Bir kere tamamen ince kumdan oluşuyor ve güzelliği görülesi bir sahil. Bizim gittiğimizde biraz dalgalıydı ama sabah saatlerinde durgun oluyormuş. Burasının en önemli özelliği caretta caretta kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktığı doğa harikası bir plaj olması. Caretta carettalar akşam güneş battıktan sonra sahile çıkıp yumurtalarını kuma gömüyorlarmış ve yumurta bırakılan bölgeler işaretlenmiş. Bu yüzden de akşam saat 8'den sabah 8'e kadar plaj insanlara kapalı, çevresinde gürültü yapmak ya da ışık yakmak yasak.

Yine Dalyan'da bulunan Kaunos Kaya Mezarları da oldukça meşhur fakat önceden de söylediğim gibi buraya da tekne turu ile gidilmesi daha ideal. Biz arabayla olduğumuz için orayı es geçtik ama aklımızda da kaldı.

Ve Ölüdeniz'e varınca direkt olarak meşhuuur Ölüdeniz'e bir girelim diyoruz. Ölüdeniz Tabiat Parkı diye girişi ücretli olan bir yer var. Kişi başı 7 TL, araba ile girerseniz 25 TL ödüyorsunuz. Bir de ücretsiz olan halk plajı kısmı var, orası ise Belcekız Plajı. Ölüdeniz ve Belcekız'ın da efsaneleşmiş bir hikayesi var. Efsaneye göre, eski çağlarda Fethiye'den geçen gemiler açıkta demirler ve içme suyu almak üzere kıyıya sandalla çıkarlarmış. Bir gün yaşlı bir kaptanın genç ve yakışıklı oğlu su almak için koya çıktığında güzel mi güzel Belcekız'ı görmüş. Görür görmez de vurulmuş. Kızın yüreğine de ateş düşmüş. Fakat delikanlı suyu alıp dönmek zorundaymış. Gemi uzaklaşıp gitmiş. Belcekız o tarihten sonra hep kıyıyı ve sevdiğini beklemiş. Delikanlı da geminin tekrar bu koydan geçmesini… Her geçişte su almaya gelirmiş. Gide gele sevdalanmış olan gençler hasretle bir gün gemi koydan geçerken fırtına patlamış. Genç, babasına burada korunaklı, havuz gibi bir koy olduğunu söylemiş. Fakat babası oğlunun sevgilisini görmek uğruna gemiyi parçalamayı göze aldığını sanmış. Dalgalarla birlikte kavga da büyümüş ve baba, gemi tam kayalıklara çarpacakken, bir kürek darbesiyle oğlunu denize atmış ve dümenin yanına gitmiş. Daha sonra çarşaf gibi koyu görmüş. Oğlu oracıkta, kayalıklarda can vermiş. Kayaların üzerinde sevdiğini bekleyen Belcekız da kendini kayalardan atıp intihar etmiş. İşte o gün bu gündür kızın öldüğü yere Belcekız, oğlanın öldüğü yere ise Ölüdeniz denmiş…


Ölüdeniz Tabiat Parkı'na giriş yaptıktan sonra epey bir yürüyoruz ve denize ulaşıyoruz. Fakat gel gör ki sahilde kocaman çakıl taşları ve büyük büyük dalgalar! Sonradan öğrendik ki hep o duyduğumuz ölüdeniz durgun deniz denilen yer daha ileride göle benzeyen olan yermiş. Oraya da Kumburnu deniyormuş. Ama su akşamüstü olmasına rağmen gerçekten sıcaktı. Ayrıca Ölüdeniz Sahili'nden yamaç paraşütü yapanları izlemek de ayrı bir keyif.


Yamaç paraşütü yapmak isterseniz Babadağ'a çıkmanız gerekiyor. Saat ilerlediği için hemen bir otel bulup yerleşmeye gittik. Otelden çıkıp Ölüdeniz Sahili'ne yemek yemeye ve dolaşmaya geldik. Bir de ne görelim. Buralar meğerse küçük bir İngiliz köyü olmuş. Marmaris'i nasıl Ruslar ele geçirmiş ise Ölüdeniz'i de İngilizler ele geçirmiş desek yalan olmaz. Zar zor yemek yiyecek bir yer bulduk, Ottoman Restaurant. Yemekler güzeldi, genele göre de fiyatlar uygundu. Sonra biraz dolaştık ama Marmaris'teki tadı yakalayamadık. Bu sefer kalkıp Ölüdeniz'in asıl meşhur gece hayatı olan Hisarönü'ne gittik. Fakat durum burada da aynıydı. Açıkçası pek eğlenemedik. Hem her yer yabancı turistlere yönelikti hem de Marmaris'in yanında biraz sönük kalmıştı bana göre.

Beşinci Gün

Sabah ilk iş olarak tabii ki de en merak edilen yer harika bir doğa mucizesi Saklıkent Kanyon'una gittik. Saklıkent Kanyonu 18 kilometrelik bir derinliğe sahip ve yüksek kayaların arasında bulunan bir yer. Ortasından buz gibi akan bir akarsu geçiyor. O buz gibi suyun içinde durmak oldukça zor çünkü ayaklarınız sızlıyor. Durdukça alışılıyor diyorlar ama ben alışamadım. :) Kanyona lastik bir ayakkabı ile girmeniz gerekiyor malum kayıp düşmelere karşı fakat tabanı kalın bir ayakkabı ile gelirseniz daha iyi olur taşlar ayakları acıtıyor. Lastik ayakkabıları isterseniz 15 TL'ye satın alabileceğiniz gibi 5 TL gibi bir fiyata kiralayabiliyorsunuz. Ücretsiz baret kullanımı da yapabilirsiniz ki bence yapın, birkaç kez yukarılardan taş düştü neyse ki kafamıza gelmedi. Biz baretleri göremediğimizden baretsiz girmek zorunda kaldık. Kanyonun içerisine doğru ilerledikçe su ılıklaşıyor ve tırmanmalar (zaman zaman akarsuya karşı), inmeler, kaymalar, sıkışık kayalar artıyor. Ne kadar zorlansam da, zaman zaman insan tatilde kendine bu işkenceyi neden yapar diye düşünsem de muhteşem bir deneyimdi. Şiddetle tavsiye ediyorum. Su bazı bölgelerde bele kadar çıkıyor o yüzden mayo ya da su geçirmeyen kıyafetlerle gitmenizi öneririm, ya da yanınızda yedek kıyafet bulundurun. Kanyonun sonunda küçük bir şelale var fakat ben biraz ürktüğümden ve yanımızda yedek kıyafet olmadığından dolayı oraya ulaşamadık fakat çok az bir mesafe kalmıştı. Şelaleden sonra da tırmanmalı bölüm başlıyormuş. Fakat her yer ziyarete açık değilmiş. Kanyonda yürüyüşten başka aktiviteler de mevcut. Rafting, bungee jumping ya da jeep turları gibi... Yemek yemek için ya da soluklanıp çay içmek için de birçok imkan bulunuyor.

Saklıkent Kanyon'a yakın bulunan Gizlikent Şelalesi var fakat zaten kanyonda yorulduğumuzdan, şelalenin de epey merdiven tırmanmalı bir yer olduğunu duyduğumuzdan oraya gitmiyoruz. Kanyon'dan çıkıp yol üzerinde bir yerde yemek molası veriyoruz. Değirmen Köşk Restaurant diye fiyatları uygun yemekleri lezzetli bir durak. Daha sonra yolumuza devam ederek civardaki Tlos Antik Kenti'ne geçiyoruz.


Akşam otelimizden, Fethiye'de arkadaşımla buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Bize Aşıklar Tepesi diye enfes manzaralı bir tepeyi gösteriyor. Ayrıca burası Karagözler olarak da bilinirmiş. Sonra Fethiye merkezde bulunan Paspatur Çarşı'da dolanıyoruz. Burası bize Ölüdeniz'den sonra epey iyi geliyor. Sonra da sahilde çok şirin bir çay bahçesinde oturduk.

Altıncı Gün

Ertesi gün şu çarşaf gibi Ölüdeniz'e girelim artık diyerek Kumburnu denen yerde yeşille iç içe bir beach club bulup oraya gittik. İşte çarşaf gibi durgun, dibi görünen berrak ve kumlu sahilimize sonunda kavuşmuştuk. Sun City Beach Club girişi kişi başı 30 TL idi, pahalıydı fakat artık güzel bir denize girelim diyerek gözden çıkardık.


Akşam tekrar Fethiye'ye gittik ve tesadüfen Amyntas Kaya Mezarları karşıladı bizi. Dalyan'daki Kaya Mezarları'nı görememenin üzüntüsünü biraz üstümden attım diyebilirim. Gece ışıklandırmasıyla gördüğümüz için daha da bir etkileyiciydi. Aynı zamanda Telmessos Antik Kenti içinde yer alıyor. Civardaki sokaklardan geçerken birden bir lahit ile karşılaşabiliyorsunuz.

Yedinci Gün

Ertesi gün ve son günümüz, Kayaköy evlerini görmeye gittik. Burası Eski Rum Evlerinden oluşuyor. Bu bölgede gezilecek daha çoook yer var. Kelebekler Vadisi örneğin, ama burası da tekne ile gidilebilecek yerlerden. Arabayla giderseniz belli bir yerde arabayı bırakıp vadinin içine inmeniz gerekiyor ve bu yol oldukça tehlikeli. Likya Yolu var bir de çok merak ettiğim ve ilgimi çeken, Ölüdeniz'den Kaş'a kadar uzanan upuzun bir yol. Burası da apayrı bir zaman ayrılması gereken ve trekking ruhu yaşayabileceğiniz yerlerden biri.


Ve artık yola çıkma vakti... İstikamet İstanbul. Fakat giderken yine bir yerlere uğrayacak şekilde güzergahımızı çiziyoruz. Bu sefer kıyı değil de iç kesimlerden kuzeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Yol üstünde Kibyra Antik Kenti karşımıza çıkıyor ve dümeni oraya çeviriyoruz. Roma İmparatorluğu'na ait bu yapıları da gördükten sonra tekrar yola çıkıp bu aralar birden meşhur olan Türkiye'nin Maldivleri Salda Gölü'ne varıyoruz. Hatta bir plajına Saldivler demişler. Hemen göl kıyısına gidiyoruz ki bembeyaz sahili ve açık turkuaz suyuyla karşılaşıyoruz. Bu beyaz rengi veren de magnezyum minerali. Hatta gölde uzun süre bir şey bırakıldığında zaman geçtikçe beyaz bir tabaka oluşuyormuş. Bu da gölün hala magnezit ürettiğini gösteriyormuş. Salda Gölü volkanik bir patlamayla oluşmuş ve en derin yeri 200 m civarında. Bu yüzden Türkiye'nin en derin gölü ünvanını taşıyor. Gölün dibi kil ile kaplı ve herkes alıp orasına burasına sürüyor. Mayosunu giyen yüzmeye gelmiş fakat yüzmek ne kadar güvenli tartışılır. Bir kısım insan gölün killi yapısının bataklık etkisi yaptığını, diğerleri “gölün çektiğini” söylüyor. Salda çünkü bir adımda inanılmaz derinleşebilen bir göl. Karın doyurulacak bir sürü gözlemeci kafe de mevcut, özellikle kıymalı tost meşhurdu burada. Fındık, ceviz, badem, vs. satan teyzeler bulunuyor. Güzeldi, biz çok beğendik. Bu doğal güzellik bozulmadan gidip görmenizi tavsiye ederim.

Salda Gölü'nden de ayrılınca dosdoğru İstanbul'a ulaşıyoruz ve tatilimiz ne yazık ki sona ermiş oluyor. İstanbul'a döndüğümde hiç özlemediğimi fark etim ve o güzel yörelere geri dönmek istedim. Özellikle Marmaris'te aklım kaldı. :) Gezdiğimiz yerlerin hepsi ayrı ayrı çok güzeldi, çok keyif aldık. Ben zaten doğayı keşfetmeyi seven biriyim fakat bu turumuzla doğaya bir kez daha hayran kaldım. Umarım faydalı bir yazı olmuştur. :)