Arabayla Ege turu yapmak isteyenlere fikir olması amacıyla yaptığımız geziyi tüm detaylarıyla burada paylaşacağım. Öncelikle liste halinde yazıyorum, detaylıca anlatımı aşağıda bulabilirsiniz.- Şirince
- Azmak Nehri, Akyaka
- Meşhur Akçapınar
Tostçusu Aşıklar Yolu
- Marmaris
- Marmaris Kalesi
ve Arkeoloji Müzesi Eski Marmaris Evleri
- Marmaris Kapalı
Çarşısı Kızkumu Plajı
- İçmeler
Sahili Turunç Sahili Amos Sahili Amos Antik Kenti Dalyan
- Kaunos Kaya Mezarları
Nar Danesi
- İztuzu Plajı Fethiye
- Aşıklar
Tepesi Paspatur Çarşı
- Amyntas Kaya Mezarları
Telmessos Antik Kenti Ölüdeniz
- Ölüdeniz Tabiat
Parkı Kumburnu
- Belcekız Plajı
- Babadağ (seyir
ve yamaç paraşütü) Hisarönü
- Kayaköy
- Saklıkent Kanyon
- Tlos Antik Kenti
- Kelebekler Vadisi Likya Yolu
- Kibyra Antik Kenti
Salda Gölü
Birinci Gün
Yola İstanbul'dan kendi arabamızla çıktık.
Yola çıkmadan uzun zaman önce gezilip
görülecek yerleri araştırmaya pek fırsatım olmadı.
O yüzden biraz şansa
bırakmış olduk, böylesi belki de daha heyecanlı oldu. İlk durak Şirince'ydi. Bu istikamette ilerlerken Efes
levhaları karşımıza çıkıyor.
Zamanımız olmadığından Efes turunu başka
bir zamana bıraktık.
Şirince'ye vardığımızda köyün girişinde bulunan bir otoparka arabamızı park
ettik ve kendimizi Şirince'nin şirin mi şirin sokaklarına attık. Çeşit çeşit sergilerin sizi karşıladığı bu sokaklarda incik
boncuk, takı, çanta,
kıyafet, hediyelik eşya
alışverişi yapabilirsiniz. Biz öyle yaptık. :)
Şirince'yi son yıllarda turistik
açıdan da ön plana çıkaran
meşhur şarapları... Özellikle
meyveli şarapları meşhur. Bir sürü şarap mahzeni var ve tadım yapabiliyorsunuz.
Bütün bunların haricinde St. John Baptist Kilisesi, Dimitrios Kilisesi ve Taş Mektep Müzesi'ni ziyaret
edebilirsiniz. Meşhur Kumda Kahve'yi tadabilirsiniz. Ayrıca bizim ziyaret
edemediğimiz Nesin Matematik Köyü ve Tiyatro Medresesi'ne de uğrayabilirsiniz.
Acıktıysanız da karnınızı doyurabileceğiniz birçok güzel restoran bulunmakta.
Şirince'den
tekrar yola
çıkıp
Marmaris'e
varıyoruz.
Sadece
gezilip
görülecek
yerleri değil, konaklayacağımız yeri bile önceden
ayarlamadığımız için önce
Marmaris Sahili'ni ve
Marmaris Çarşısı'nı şöyle bir
turlayıp hemen otel aramaya başlıyoruz. Biz
daha
çok
zamanımızı
gezip
görme
ile
geçireceğimizden
otel
işini
sadece
gece
gelip yatmalık olarak
Marmaris merkezde küçük bir yer ayarladık.
İkinci Gün
Ertesi sabah
ilk işimiz çok merak ettiğim Akyaka'daki Azmak Nehri'ne gitmek oldu. Nehirde turlayan
teknelere binip nehrin
güzelliğini doyasıya yaşayabilirsiniz. Biz de hemen 30
dakikalık tekne turuna katıldık. Ücreti kişi başı 12,5 TL idi. Kesinlikle bu
deneyimi tatmanızı tavsiye ederim. Tekne akvaryum denen bir bölgeye geldiğinde suyun berraklığı sayesinde nehir
içindeki çeşitli bitkileri ve balıkları görebilme imkanına erişiyorsunuz.
Tekne
turumuz sona erince kısa bir Akyaka turu yaparak karnımız da acıktığı için Meşhur Akçapınar Tostçusu'na gittik. Tostunun
ve özellikle ayranının enfes
olduğu duyumunu aldığımız için buraya giderken tereddüt etmedik. Fakat ayranı gerçekten güzel olsa da tostunu biraz abarttıklarını söyleyebilirim. Akçapınar Tostçusu'na Aşıklar Yolu denen ağaçlı
bir yoldan geçerek geliyorsunuz. Fotoğraf çekilmek
isteyenler için güzel bir fırsat.
Bu civarlarda bulunan ve
herkesin tavsiye ettiği eski adıyla Kleopatra Adası yeni adıyla Sedir Adası'nı görmeye
gidebilirsiniz. Aynı zamanda
Kedrai Antik Kenti'ni
gezebilirsiniz. Bizim acemiliğimize geldi ve burayı atlamak zorunda
kaldık malesef.
Günümüzün geri kalanını denize
girmeye ayırıyoruz. Marmaris'te en güzel denize girilecek yer olan İçmeler
Sahili'ne yola çıkıyoruz. Burada sahilde beach club'lar sıralanmış şekilde.
İki kişi 20 TL vererek
şezlong kiralıyorsunuz, yiyecek
içecek isterseniz garsonlar
ilgileniyor. Ayrıca soyunma
odası, duş ve tuvaletleri de mevcut.
İçmeler denizini biz beğendik, sahil kum ve deniz dalgalı değildi.

Burada iki
saat kadar zaman geçirdikten sonra otelimize gidip üstümüzü değiştirerek
Marmaris Marina'ya geçiyoruz. Balık yemek istediğimiz için balık
restoranlarından birine Marina Sandal Restaurant'a oturduk. Biz çipura/çupra
yedik ve gayet memnun kaldık hatta diğer akşamlar da gitmeyi düşündük fakat
fırsatımız olmadı. Ayrıca müzik ve eğlence arayanlar için fasıl da vardı.
Buradan kalkınca tabi ki Marmaris geceleri
bizi bekliyordu. :) Marmaris'in harika bir gece hayatı var. Özellikle Marmaris Barlar Sokağı müthiş bir enerjiye
sahipti. Büyük büyük eğlence yerleri vardı ünlü DJ ve sanatçıların
çıktığı, yüksek müzik seslerinin birbirine karıştığı... Dikkatimizi çeken diğer şey de oldukça
çok Rus turist olmasıydı. Barlar
Sokağı'nın bir ön sokağı sahil oluyor. Sahilde
de bir sürü kafeler ve
hediyelik eşya, takı, vs. satan yerler mevcut.
Üçüncü Gün
Ertesi gün
Marmaris'in tam merkezinde ve sahilde bulunan Marmaris Kalesi ve Marmaris Arkeoloji
Müzesi'ni geziyoruz. Buraya
eğer Müzekart'ınız varsa onunla girebiliyorsunuz. (Müzekart
sayesinde en başta kartı çıkarırken 50TL verip sonra bir
yıl boyunca geçerli yerlerde sınırsız müze ve ören yeri gezebiliyorsunuz, olmayanlara
kesinlikle tavsiye ederim.) Yalnız burada uyarmak isterim ki biz tam öğle
vakitlerinde gezmeye kalktığımızdan az kalsın baygınlık geçirecektik, önerim ya sabahtan
ya da güneş tepede olmadığı
bir vakit buraları
dolaşmanız. Ama gezgin ruhum buraları bitirince bir de
hemen yanı başında olan Eski Marmaris Evleri'ni görmek için can atıyor. Ve
başlıyoruz yokuş tırmanmaya. O kadar çok beğendim
ve hayran kaldım ki anlatamam. Daracık sokakları kesinlikle görülmeye değer.
Birçok sokak merdivenlerden oluşuyor zaten ve eni bir evin koridoru
genişliğinde sadece. Hele ki neredeyse her evin bir tarafından sarkan
begonviller var ki aşık olunası. Anladığımız kadarıyla
bu evlerde hala yaşayanlar da var. Sıcaktan
ve yokuş tırmanmaktan canımız
çıkmamış olmasaydı en tepeye kadar gitmek isterdim
fakat dayanamadık. Marmaris'in merkezinde bulunan oldukça büyük Marmaris
Kapalı Çarşı'sını da gezebilirsiniz.


Arabaya
atlayıp yine çok merak ettiğim meşhur Kızkumu Plajı'na gidiyoruz bu sefer. Burayı meşhur yapan deniz üzerinde
yürüyormuş hissi veren 600 m batık bir patika gibi uzanan plajı olması. Buraya
girerek denizin ortasında yürümenin
keyfini çıkarabilirsiniz. Tabii ki oluşumuna dair bir efsanesi de yok değil.
Efsaneye göre, eski zamanlarda bir kralın kızı, fakir balıkçıya aşık olur.
Ancak kral, kızını balıkçıya vermez. Kralın kızı, balıkçı sevgilisiyle gizli
gizli buluşur. Birileri, kızının balıkçıyla buluştuğunu krala anlatır. Bunları
duyan kral çok öfkelenir. Bir gece kızını
kumsalda yakalayan kral, askerlerine de ışıkla balıkçıya işaret vermelerini emretmiş. Delikanlı ışığı görünce atlamış kayığına,
kumsala doğru kürek çekmeye
başlamış. Derken kız, askerlerin elinden kurtulmuş ve sevgilisini kurtarmak
için koşmaya başlamış. Ama sevgilisinin kayığına varması imkansızmış. Atmış
kendini sulara ve o anda bir mucize gerçekleşmiş: Kızın adım attığı her yer kuma dönüşürken, peşinden
koşan askerler, denize gömülmüş. Kız kayığa kadar koşmuş ancak iki
sevgili tam kavuşacakken bir okçu,
delikanlıyı hedefleyip sallamış
okunu. Ok gelip delikanlıya
sarılan kızı bulmuş. Kızın bastığı yerde ortaya çıkan kumlar, kan suya
karışınca kırmızıya boyanmış. Delikanlı ise almış yaralı
sevgilisini gitmiş. Bir daha da onları ne gören olmuş ne de duyan…
Kızkumu'ndan ayrılıp
Amos Antik Kenti'ne
varıyoruz. Antik kent oldukça yüksek
bir yerde, dağın tepesinde kalıyor. Arabadan indikten sonra
merdivenlerle epey bir tırmanıyoruz ve panoramik bir manzara bizi karşılıyor. Amos Sahili de buradan
görülebiliyor. Buradan da dağları aşarak Turunç Sahili'ne ulaşıyoruz. Turunç'u
beğendik fakat ne Amos ne de Turunç'ta denize girmeye zamanımız kalmadı. Ayrıca
arabayla dolaşmanın pek uygun bir
yol olmadığı kanısına vardık çünkü epey bir dağ aşmanız gerekiyor. Özellikle
uçurumlar ve virajlardan ürkmedim desem yalan olur. Aslında Marmaris'te en
güzel yapılabilecek şey tekne turu. Tekne turu ile birçok koya ve sahile deniz yoluyla
daha kolay ulaşım
sağlayabilirsiniz. Ama bir
gününüzü alıyor. Biz hep şurayı da görelim buraya da gidelim dediğimizden bir
türlü tekne turuna çıkamadık. Bir daha gidersek yapacağımız ilk şeylerden biri
tekne turu.
Tekrar otele
gelip duş alıp yemek yemeye çıkıyoruz ve Marmaris Çarşısı'ndaki sokak aralarında Etiler Restaurant diye bir yer keşfediyoruz. Porsiyonlar oldukça büyüktü ve fiyatlar porsiyonlara göre gayet uygundu.
Yemekler de lezzetliydi, tavsiye ederim. Buradan kalkınca yine hareketli olan
sahil/marina tarafında dolaşmaya gidiyoruz. Ben Marmaris gecelerini sevdim.
Oldukça hareketli ve eğlenceli. Her kesime hitap
edecek mekanlar var. Daha ne olsun.
Dördüncü Gün
Marmaris'te zamanımız dolunca biniyoruz arabaya
ve tekrar yola çıkıyoruz. Rota Fethiye, Ölüdeniz! Ama giderken yol
üzerinde güzellikleri görmeyi de ihmal etmiyoruz.
Önce Dalyan'dan geçiyoruz ve karnımızı doyurmak için güzelliğini duyduğumuz yol
üzerindeki Nar Danesi'ne uğruyoruz. Varmadan önce küçük nar maketleri sizleri
karşılıyor. Her yer nar konsepti ile dekore edilmiş. Çok hoş bir bahçesi var,
üzerinde ördekler yüzen küçük bir göleti bile var. Burasının mısır böreği meşhur.
Ve tabii ki de nar suyu! Biz kıymalı gözleme, mısır böreği,
ayran ve nar suyu söyledik.
Nar suyu gerçekten güzel ama diğerleri ortalama diyebilirim.
Dalyan'dan
çıkıp meşhur İztuzu Plajı'na geçiyoruz. Ve buraya tam anlamıyla bayıldık! Bir kere tamamen
ince kumdan oluşuyor
ve güzelliği görülesi bir sahil. Bizim gittiğimizde biraz
dalgalıydı ama sabah saatlerinde durgun oluyormuş. Burasının en önemli özelliği
caretta caretta kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktığı doğa harikası bir plaj olması.
Caretta carettalar akşam güneş battıktan sonra sahile çıkıp yumurtalarını
kuma gömüyorlarmış ve yumurta bırakılan bölgeler işaretlenmiş. Bu yüzden de akşam saat 8'den sabah
8'e kadar plaj insanlara kapalı, çevresinde gürültü
yapmak ya da ışık yakmak yasak.
Yine Dalyan'da
bulunan Kaunos Kaya Mezarları da oldukça meşhur fakat önceden de söylediğim gibi buraya da tekne
turu ile gidilmesi daha ideal. Biz arabayla olduğumuz için orayı es geçtik ama
aklımızda da kaldı.
Ve Ölüdeniz'e varınca direkt
olarak meşhuuur Ölüdeniz'e bir girelim diyoruz. Ölüdeniz Tabiat Parkı diye
girişi ücretli olan bir yer var. Kişi başı 7 TL, araba ile girerseniz 25 TL
ödüyorsunuz. Bir de ücretsiz olan halk plajı kısmı var, orası ise Belcekız Plajı.
Ölüdeniz ve Belcekız'ın da efsaneleşmiş bir hikayesi var. Efsaneye göre, eski çağlarda Fethiye'den geçen gemiler açıkta demirler ve içme
suyu almak üzere kıyıya sandalla
çıkarlarmış. Bir gün yaşlı bir kaptanın genç ve yakışıklı
oğlu su almak için koya
çıktığında güzel mi güzel Belcekız'ı görmüş. Görür görmez de vurulmuş. Kızın yüreğine de ateş düşmüş. Fakat
delikanlı suyu alıp dönmek
zorundaymış. Gemi uzaklaşıp
gitmiş. Belcekız o tarihten sonra hep kıyıyı ve sevdiğini beklemiş. Delikanlı da geminin tekrar bu koydan
geçmesini… Her geçişte
su almaya gelirmiş.
Gide gele sevdalanmış olan gençler hasretle
bir gün gemi koydan geçerken
fırtına patlamış. Genç, babasına burada korunaklı, havuz gibi bir koy olduğunu
söylemiş. Fakat babası oğlunun sevgilisini görmek uğruna gemiyi
parçalamayı göze aldığını sanmış. Dalgalarla birlikte kavga da büyümüş ve baba, gemi tam kayalıklara çarpacakken, bir kürek
darbesiyle oğlunu denize atmış ve dümenin yanına gitmiş. Daha sonra
çarşaf gibi koyu görmüş. Oğlu oracıkta, kayalıklarda can vermiş. Kayaların üzerinde sevdiğini bekleyen Belcekız da kendini kayalardan atıp intihar etmiş. İşte o gün bu gündür
kızın öldüğü yere Belcekız, oğlanın öldüğü yere ise Ölüdeniz denmiş…
Ölüdeniz Tabiat Parkı'na
giriş yaptıktan sonra epey
bir yürüyoruz ve denize ulaşıyoruz. Fakat gel gör ki sahilde kocaman çakıl
taşları ve büyük büyük dalgalar! Sonradan öğrendik ki hep o duyduğumuz ölüdeniz
durgun deniz denilen yer daha ileride göle benzeyen olan yermiş. Oraya da Kumburnu
deniyormuş. Ama su akşamüstü olmasına
rağmen gerçekten sıcaktı. Ayrıca Ölüdeniz Sahili'nden yamaç
paraşütü yapanları izlemek de ayrı bir keyif.
Yamaç paraşütü
yapmak isterseniz Babadağ'a çıkmanız gerekiyor. Saat ilerlediği için hemen bir otel bulup yerleşmeye gittik. Otelden çıkıp Ölüdeniz Sahili'ne
yemek yemeye ve dolaşmaya geldik. Bir de ne görelim. Buralar meğerse
küçük bir İngiliz köyü olmuş. Marmaris'i nasıl Ruslar ele geçirmiş ise
Ölüdeniz'i de İngilizler ele geçirmiş
desek yalan olmaz. Zar zor yemek yiyecek bir yer bulduk, Ottoman Restaurant.
Yemekler güzeldi, genele göre de fiyatlar uygundu. Sonra biraz dolaştık ama Marmaris'teki tadı yakalayamadık. Bu sefer kalkıp
Ölüdeniz'in asıl meşhur gece
hayatı olan Hisarönü'ne gittik. Fakat durum burada da aynıydı. Açıkçası pek eğlenemedik. Hem her yer yabancı turistlere yönelikti hem de Marmaris'in yanında biraz sönük
kalmıştı bana göre.
Beşinci Gün
Sabah ilk iş olarak tabii ki de en merak edilen yer harika bir doğa mucizesi
Saklıkent Kanyon'una gittik. Saklıkent
Kanyonu 18 kilometrelik bir derinliğe sahip
ve yüksek kayaların arasında
bulunan bir yer. Ortasından buz gibi akan bir
akarsu geçiyor. O buz gibi suyun içinde durmak oldukça zor
çünkü ayaklarınız sızlıyor. Durdukça alışılıyor
diyorlar ama ben alışamadım. :) Kanyona lastik bir ayakkabı ile girmeniz
gerekiyor malum kayıp
düşmelere karşı fakat tabanı kalın bir ayakkabı
ile gelirseniz daha iyi olur
taşlar ayakları acıtıyor. Lastik ayakkabıları isterseniz 15 TL'ye satın
alabileceğiniz gibi 5 TL gibi bir fiyata kiralayabiliyorsunuz. Ücretsiz baret
kullanımı da yapabilirsiniz ki bence yapın, birkaç kez yukarılardan taş düştü neyse
ki kafamıza gelmedi. Biz baretleri
göremediğimizden baretsiz girmek
zorunda kaldık. Kanyonun
içerisine doğru ilerledikçe su ılıklaşıyor ve tırmanmalar (zaman zaman akarsuya
karşı), inmeler, kaymalar, sıkışık kayalar artıyor. Ne kadar zorlansam da, zaman zaman insan tatilde kendine bu
işkenceyi neden yapar diye düşünsem de muhteşem bir deneyimdi. Şiddetle
tavsiye ediyorum. Su bazı bölgelerde bele kadar çıkıyor o
yüzden mayo ya da su geçirmeyen kıyafetlerle gitmenizi öneririm, ya da
yanınızda yedek kıyafet bulundurun. Kanyonun sonunda küçük bir şelale var fakat
ben biraz ürktüğümden ve yanımızda yedek kıyafet olmadığından dolayı oraya
ulaşamadık fakat çok az bir mesafe kalmıştı.
Şelaleden sonra da tırmanmalı bölüm başlıyormuş. Fakat her yer ziyarete
açık değilmiş. Kanyonda yürüyüşten başka aktiviteler de mevcut. Rafting,
bungee jumping ya da
jeep turları gibi... Yemek yemek
için ya da soluklanıp çay içmek için de birçok imkan bulunuyor.
Saklıkent
Kanyon'a yakın bulunan Gizlikent Şelalesi var fakat zaten kanyonda
yorulduğumuzdan, şelalenin de epey merdiven tırmanmalı bir yer olduğunu
duyduğumuzdan oraya gitmiyoruz. Kanyon'dan çıkıp yol üzerinde bir yerde yemek molası veriyoruz. Değirmen Köşk Restaurant
diye fiyatları uygun yemekleri lezzetli bir durak. Daha sonra yolumuza
devam ederek civardaki Tlos Antik Kenti'ne geçiyoruz.
Akşam
otelimizden, Fethiye'de arkadaşımla buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Bize Aşıklar Tepesi
diye enfes manzaralı bir tepeyi gösteriyor. Ayrıca burası Karagözler olarak da bilinirmiş. Sonra
Fethiye merkezde bulunan Paspatur Çarşı'da dolanıyoruz. Burası bize Ölüdeniz'den sonra epey iyi geliyor. Sonra da sahilde
çok şirin bir çay bahçesinde oturduk.
Altıncı Gün
Ertesi gün şu
çarşaf gibi Ölüdeniz'e girelim artık diyerek Kumburnu denen yerde yeşille iç
içe bir beach club bulup oraya gittik. İşte çarşaf gibi durgun,
dibi görünen berrak ve kumlu sahilimize sonunda kavuşmuştuk. Sun City Beach
Club girişi kişi başı 30 TL idi, pahalıydı
fakat artık güzel bir denize girelim diyerek
gözden çıkardık.
Akşam tekrar Fethiye'ye gittik
ve tesadüfen Amyntas
Kaya Mezarları karşıladı bizi. Dalyan'daki
Kaya Mezarları'nı görememenin üzüntüsünü biraz üstümden attım diyebilirim. Gece ışıklandırmasıyla gördüğümüz için daha da bir etkileyiciydi. Aynı zamanda Telmessos Antik
Kenti içinde yer alıyor.
Civardaki sokaklardan geçerken birden bir lahit ile
karşılaşabiliyorsunuz.
Yedinci Gün
Ertesi gün ve son günümüz,
Kayaköy evlerini görmeye
gittik. Burası Eski Rum Evlerinden oluşuyor. Bu bölgede
gezilecek daha çoook
yer var. Kelebekler Vadisi örneğin, ama burası da tekne ile gidilebilecek
yerlerden. Arabayla giderseniz belli bir yerde arabayı bırakıp vadinin içine inmeniz gerekiyor
ve bu yol oldukça tehlikeli. Likya Yolu var bir de çok merak ettiğim ve ilgimi çeken, Ölüdeniz'den Kaş'a kadar uzanan upuzun
bir yol. Burası
da apayrı bir zaman
ayrılması gereken ve trekking ruhu yaşayabileceğiniz
yerlerden biri.

Ve artık
yola çıkma vakti... İstikamet İstanbul. Fakat giderken yine bir yerlere
uğrayacak şekilde güzergahımızı çiziyoruz. Bu sefer kıyı değil de iç
kesimlerden kuzeye doğru çıkmaya
başlıyoruz. Yol üstünde
Kibyra Antik Kenti karşımıza çıkıyor ve dümeni oraya çeviriyoruz. Roma İmparatorluğu'na ait bu yapıları
da gördükten sonra tekrar
yola çıkıp bu aralar birden meşhur olan Türkiye'nin Maldivleri Salda Gölü'ne varıyoruz. Hatta bir plajına Saldivler demişler. Hemen göl kıyısına gidiyoruz ki bembeyaz sahili ve açık
turkuaz suyuyla karşılaşıyoruz. Bu beyaz rengi veren de magnezyum minerali.
Hatta gölde uzun süre bir şey bırakıldığında zaman geçtikçe beyaz bir tabaka oluşuyormuş. Bu da gölün
hala magnezit ürettiğini gösteriyormuş. Salda Gölü volkanik bir patlamayla oluşmuş ve en
derin yeri 200 m civarında. Bu yüzden Türkiye'nin en derin gölü ünvanını
taşıyor. Gölün dibi kil ile kaplı ve herkes alıp orasına burasına sürüyor.
Mayosunu giyen yüzmeye gelmiş fakat yüzmek ne kadar güvenli tartışılır. Bir
kısım insan gölün killi yapısının bataklık etkisi yaptığını, diğerleri “gölün
çektiğini” söylüyor. Salda çünkü bir adımda inanılmaz derinleşebilen bir göl. Karın
doyurulacak bir sürü gözlemeci kafe de mevcut, özellikle kıymalı
tost meşhurdu burada.
Fındık, ceviz, badem, vs. satan teyzeler
bulunuyor. Güzeldi, biz çok beğendik. Bu doğal güzellik bozulmadan gidip
görmenizi tavsiye ederim.

Salda Gölü'nden de ayrılınca dosdoğru İstanbul'a ulaşıyoruz ve tatilimiz ne yazık ki sona ermiş oluyor. İstanbul'a
döndüğümde hiç özlemediğimi fark etim ve o güzel yörelere geri dönmek istedim.
Özellikle Marmaris'te aklım kaldı. :) Gezdiğimiz yerlerin hepsi ayrı ayrı çok güzeldi,
çok keyif aldık.
Ben zaten doğayı keşfetmeyi
seven biriyim fakat bu turumuzla doğaya bir kez daha hayran kaldım. Umarım faydalı bir yazı olmuştur. :)